Tarihi Yarımadada Tarihten Bir Gün

Yazım: 10 Mart 2025 


Sultanahmet’te sabah ezanı yankılanırken, gözlerimi açtım. İçi, beden ısımla sımsıcak olmuş

yorganımın altında öylece durdum. Tarih 12 Aralık 1972’ydi. 20 yaşındaydım. O zamanlar

evimiz, alt katında da dükkanımız, Gülhane Parkı’na çok yakın bir sokakta olan derme çatma bir

yapıydı. Sabahları ilk uyanan ben olur; iki ablam, annem ve babam uyurken dükkanı

süpürürdüm. Daha sonra büyük ablam uyanır, birlikte kahvaltıyı hazırlardık. Bir baharat

dükkanımız vardı. Çeşit çeşit renkler, tatlar, kokularda baharatları farklı yerlerden getirtir; bize

kâr sağlayacak ama insanlar için de uygun fiyatlı olacak şekilde satardık. Babam, dürüstlüğe çok

değer verirdi; bir tüccar olarak ondan öğrendiğim en büyük ders, insanın asıl kazancının

maddiyatta değil, güzel insan ilişkileri ve iç huzurunda olduğuydu. Babam derdi ki, 'Hakkaniyetli

olmak, insanı yalnızca tüccar değil, aynı zamanda hayırlı bir insan yapar.' İşte bu nedenle,

dükkanımız sadece bir alışveriş yeri değil, aynı zamanda mahallelinin güvenle geldiği, sohbet

ettiği ve ihtiyaçlarını giderebildiği bir yer haline gelmişti. Her neyse, bu 12 Aralık gününde,

yataktan kalktım. Hava çok soğuktu, fakat içimde büyük bir huzur hissediyordum. Sanki dünya

bir bütün olmuş, insanlar konuşmadan anlaşmış; sessiz, barışçıl bir rüyaya uyanmış gibiydim.

Üstümü giyindikten sonra aşağı indim. Camdan baktığımda, bir gelin gibi beyazlara bürünmüş

İstanbul’u gördüm. Kar yağmıştı! Bu egzotik iç huzuru bundan geliyordu demek. Hemen

dükkanı toparlardım. O sırada ablam uyanmıştı. Karı görünce o da mutlulukla küçük bir çığlık

attı. Ablamla rutinimize sadık kalarak kahvaltıyı hazırladık ve diğerlerini uyandırdık. Kahvaltı

bittiğinde saat 7.30 olmuştu... Bugün benim için dışarıda geçecek bir gün olacaktı zira dört tane

baharat paketini İstanbul’un farklı yerlerinde bulunan dört restorana teslim edecektim. Hemen

kalktım, herkesi yanağından öptükten sonra paltomu giyip evden çıktım. Karın etkisiyle bir

kütüphaneden daha sessiz olmuş İstanbul’da tarih, her köşede yeniden canlanıyordu. Yola

koyuldum. Topkapı Sarayı’nın yanından geçerken bekçilere selam verdim. Bir süre aşağı doğru

yürüdükten sonra Ayasofya, dört minaresiyle bana selam verdi. Şık bir şekilde paltolarını giymiş

insanlar; sokağa çıkmış, günlük işlerinin arkasından koşmaya başlamışlardı. Memurlar ofislerine

gidiyor, tüccarlar dükkanlarını açıyor, öğrenciler okula gidiyor, kahvehaneler sabah çaylarını

demliyordu. Açılan dükkanlara bakarken listemde olan restoranlardan birine vardığımı fark

ettim. İçeri girdim, paketi teslim ettim ve parayı aldım. Hemen dışarı çıkıp yeni restorana,

Karaköy’e doğru yola çıktım. Karda yürümekten dolayı botlarımın içi yavaş yavaş ıslanmaya

başlasa da, ya gençliğin verdiği dirilikle ya da karın zevkinden; hiç rahatsız olmuyordum. Mısır

Çarşısı’ndan geçerken çeşit çeşit baharatların ve sabunların kokusuyla mest olmuştum. İçerideki

uğultunun ortasında çaktırmadan dükkanların vitrinlerine bakıyor, gelen yeni baharat var mı diye

her ürünü tek tek gözlerimle tarıyordum. Burayı da geçtikten sonra Eminönü Meydanı’na çıkıp

oradan da Galata Köprüsü’ne ayak bastım. Yolun kenarı; kar kış demeden gerek hobi, gerekse

eve yemek götürmek için balık tutan, oltalı insanlarla doluydu. Bu insanların hepsi erkekti ve

yaşları 15 ile 60 arasında değişiyor gibi görünüyordu. Baharat götürdüğüm dükkanların biri de,

adı “Deniz Yıldızı” olan, Galata Köprüsü’nün hemen yanındaki bir balık restoranıydı. Aynı paket

teslim prosedürünü geçirdikten sonra öğle yemeği için küçük bir mola vermeye karar verdim.


“Deniz Yıldızı” restoranına göre daha ucuz olan, bir ailenin işlettiği bir balık ekmek dükkanına

girdim ve yarım balık ekmek ile bir bardak şalgam suyu sipariş ettim. Denize bakan banklardan

birine oturdum ve kumruların arasında yemeğimi yemeye başladım. İstanbul ne kadar da

güzeldi! Martılar uçuyor, kediler yerde buldukları balık artıklarını kemiriyor, deniz kah

köpürüyor kah durgunlaşıyordu. Yemeği bitirdikten sonra bir süre daha oturup etrafı seyrettim.

Karşıya giden bir tekne kıyıya yaklaşınca kalktım, tekneye bindim. Hasta olmamayı başardığım

yolculuk, düşündüğümden daha kısa sürdü. Üsküdar’daydım. Şansıma, baharat sipariş eden

restoran direk deniz kenarındaydı. Bir meyhaneydi burası. İçeri girdim. İki adam, biri genç biri

genç biri orta yaşlı, içeri sandalye diziyorlardı. Başka bir adam da akşam şarkı söyleneceği

anlaşılan sahnenin ışıklarını ayarlıyordu. İçeri girince giriş sebebimi söyledim:

-Merhabalar, Tarhan Baharat’tan siparişinizi getirdim.

-Ooo hoşgeldiniz efendim, Metin parayı git getir oğlum!

Genç oğlan telaşla içeri koştu.

-Çay ister miydiniz?

-Yok sağolun, bir yere daha gitmem gerekiyor hızla. Çok teşekkürler.

-Yeni demledik, içinizi ısıtır.

-Çok teşekkürler efendim, çok sağolun.

O sırada Metin geldi.

-Sağol Metin’cim. 60 lira mıydı?

-Evet efendim.

-Buyrun.

-Çok sağolun efendim.

-Ben teşekkür ederim, iyi günler.

Dışarı çıktım. Saat 13.00’e yaklaşıyordu. Şimdiki durağım Moda’ydı. Uzun sürecek bir toplu

taşıma yolculuğu demekti bu. İki saatlik bu yolculuğumda biraz kitabımı okudum, biraz çevreyi

seyrettim. O zamanlar Asya yakası, Avrupa yakasına göre daha az miktarda insanın yaşadığı bir

yerdi. Moda ise tüm İstanbul, hatta Türkiye’nin moda merkezi denilebilecek bir yerdi. Genellikle

daha zengin kesim burada oturur, herkes güzel giyinirdi. Nihayet Moda’ya vardıktan sonra ara

sokaklarda daldım. Varmam gereken restoranın nerede olduğunu biliyordum fakat uzunca bir

süre gezinmeme rağmen orayı bir türlü bulamıyordum. Gençlerin yeni yeni yeşertmeye başladığı

Moda’da karşıma çıkan insanlara restoranın adını soruyor, fakat bilen biriyle karşılaşmıyordum.

Yer yarılmış da bu mekan yerin içine girmişti sanki! Uzunca bir süre daha dolandıktan sonra

umudum tükenmişti ve görevimi tamamlayamamanın verdiği iç sıkıntısını yaşamaya

başlamıştım. Boş sokakta, restoranın yerini sorabileceğim birini sorarken yaşlı bir adam karşıdan

gelmeye başladı. Hemen yanına gittim. Adam oldukça yaşlıydı, yüzü çizgilerle doluydu fakat

gözleri, gençliğin muzipliğiyle gülümsüyordu. Hemen atılarak restoranın yerini sordum. Adam

şaşırtıcı bir şekilde burayı biliyordu ve beni oraya götürmeyi teklif etti. Çok emin olamamıştım,

zira adamda biraz delilik de olabilirdi. Fakat başka çarem olmadığı için teklifi kabul ettim...

İstanbul’un olmazsa olmazları köpekler de bu adamın yakın arkadaşlarıydılar. Onu her yere takip

ediyor, yabancı biri yaklaşınca havlamaya başlıyorlardı. Birkaç sokak geçtikten sonra adam sağa


saptı. Burası, çeşitli kitapçıların olduğu bir sokaktı. Buraya niye geldiğimizi sorgulamaya

başlarken; adam, iki dükkan arasında duran, fark edilmesi zor olan bir merdivenden aşağı inmeye

başladı. Durdum. Onunla inmek iyi bir fikir miydi? “Yok be.” dedim. “Biraz paranoyak

davranıyorum. Hem İstanbul maceralar ve bilinmezlikle dolu, keşfetmek güzel.” dedim ve

adamın arkasından inmeye başladım. İçeri girdiğimde çeşitli posterlerle dolu, The Beatles’ın

“Let It Be” şarkısının çaldığı, küçük bir sandviç dükkanı ile karşılaştım. İçerisi, birbiriyle

heyecan içinde konuşan gençlerle doluydu. Yaşlı adam, beni buraya getirdikten sonra buranın

sahibini yanıma çağırdı. Baharatları teslim ettikten sonra uzun uzun sohbet ettik. Öğrendiğim

kadarıyla burası bir topluluğun toplanma mekanıydı. Her biri heyecanlı, benim yaşlarımda,

gelecek umuduyla dolu, Türkiye siyasetine ilgi duyan ve bu yolda iyi işler yapmak isteyen

gençlerin oluşturduğu bir topluluk. Kendimi hızlıca kaynaşmış ve buraya ait hissettim. İnsanlar

da beni topluluklarına uygun görmüşlerdi galiba, zira hepsi bana yakın davranıyordu. Mekandan

çıkarken iki gün sonra geri geleceğime söz vererek, bu küçük sandviç dükkanının yerini kafama

iyice kazıdım ve yürümeye başladım... Eve geri dönerken hayatımda yeni bir bölümün

başladığını hissediyordum; içim heyecan ve istek doluydu. Ve tabii İstanbul... İstanbul çok güzel

bir şehirdi. Var olduğunun bile bilincinde olmadığım insanlar, insan türleri, topluluklar, yapılar;

yaşanmışlıklar vardı burada. Eve gittikten sonra bu heyecanımı ailemle paylaştım... Şu an 72

yaşındayım. Katıldığım siyaset topluluğu hayatımı değiştirdi. Mesleğim bu oldu ve Türkiye’de

çeşitli işler yaptım, yurt dışını gezdim, çeşitli insanlarla tanıştım. Ve her zaman İstanbul’a geri

döndüm. Burada geçirdiğim her saniye bir heyecan oluyor içimde. Güzel yıllar geçirdim... 72

yaşındayım ve merak ediyorum, İstanbul bana daha neler tattıracak?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir korku hikayesi

Melodi Şiiri - Serçe

Ufuk - Serçe Dergisi şiiri